Nimzowitsch – Tarrasch Düellosu – II

Birinci bölümde Nimzowitsch’in oyun tarzı hakkında Dr. Tarrasch’ın Berliner Lokalanzeiger’deki köşesinde kaleme aldığı yorumlara cevaben Rigalı satranççının Deutsches Wochenschach’ta yayınlattığı açık mektubuna bakmıştık.

Doktor, Nimzowitsch’in mektubuna ve beraberindeki Hanham Varyantı’nda oynanacak bir tematik maç teklifine cevap vermez ama tarzına uygun olarak 1912’de yayınladığı “Die moderne Schachpartie” (Modern Satranç Partisi) adlı oyun derlemesinde genç hasmının oyununa yönelik ağır eleştirilerini sürdürür. Nimzowitsch’in (O tarihlerde halen soyadı Niemzowitsch olarak yazılıyordu) ne kadar sinirlendiğini tahmin etmek zor değil çünkü bu ağır eleştiriler genç satranççıyı 1913’te uzun ve ünlü bir makale yazmaya kadar götürür ki bu aynı zamanda “Mein System” e kadar gidecek bir yolun da başlangıcını teşkil etmesi açısından önemlidir.

Dr. Siegbert Tarrasch (1862-1934)


Bu ikinci bölümde “Die moderne Schachpartie”de Tarrasch’ın Nimzowitsch hakkında yazdıklarına göz atacağız. Dr. Tarrasch’ın yorumları okuyucuya Tarrasch’ın klasik satranç anlayışına ve kendisine dair dogmatizm eleştirilerinin haklı olup olmadığına dair iyi bir fikir verecektir. Bugün bu satranç anlayışının çok ötesindeyiz kuşkusuz ancak dikkatli bir okuyucu Tarrasch’ın klasik satranç anlayışında bazı noktalarda sonradan “hipermodern” adı verilecek yeni ekole göre daha haklı olabildiğini fark edecektir.

Nimzowitsch’in Johner (Karlsbad 1911) ve Spielmann’ı (Hamburg 1910) yendiği partileri de kitabında inceleyen Tarrasch bu oyunların analizlerinde de Rigalı hakkında fazla olumlu bir tonda yazmamıştır, örneğin Johner partisinde her iki oyuncunun da iyi oynamadığını belirtir.

Elbette Doktor, San Sebastian 1911’de Nimzowitsch’i yendiği partiyi kitaba koyma fırsatını kaçırmaz, ilginç finaliyle bilinen partiye analizsiz de olsa bir göz atmaya değer. Tarrasch’tan genç rakibine iyi bir oyunsonu dersi!

Çirkin hamlelere olan düşkünlük, yanlış oyun tarzı gibi eleştirilere genç Rigalı 1913’te cevap verecektir. Aslında şunu da söylemek gerekir ki Tarrasch’ın kendisini bir otorite olarak konumlandırıp diğer satranççıları acımasızca eleştiren tutumu sadece yeni neslin değil Lasker, Marco gibi aynı kuşağa mensup satranççıların da tepkisini çekmiştir. Fakat ilk defa yeni kuşağın temsilcisi Nimzowitsch, Tarrasch’ın karşısına yeni prensiplerle çıkmaya cüret edecektir ki buna bir sonraki bölümde devam edeceğiz.

The Classical French Endgame

We will begin with a classic game, taking the risk of repeating what has already been said in chess literature. For several reasons: This is the most clear-cut example for the French middlegame and especially endgame. I don’t know any other game which can bring you a lot of points by simply following the strategical plan and the setup employed. We will later see how useful the lessons we can draw from this game might be from my own personal experience on the White side. Classical games form a good basis in understanding openings and the strategical themes related. This is generally due to usually weaker resistance from the losing side compared to the games between the current masters, hence allowing the player with the advantage executing his plan unhindered.

Now we will see how we can apply the Tarrasch plan in our own games. I will show you a personal example of mine which I hope will be helpful in understanding the plan and how it works in practice. My opponent in this game, Ates Ulker, was a medical doctor -like our hero Tarrasch!- and had been Turkish Champion many years ago, in fact a year ago before I was born, in 1985. When I was a child like 9 years old or so he gave a simultaneous display in a shopping mall where also the final match for Turkish Championship was being played between two IMs. Our game was the last one to finish and although I had a winning position, the master managed to beat me when he could only focus on our game. I remember that after the game he said some nice words about me and together with my parents we went to McDonalds for a Happy Meal 🙂 So I have an utmost respect for him and although as his rating shows his chess strength had pretty much declined by then his experience was not to be taken lightly. By the way we had another game before this which I also won -and if my memory doesn’t betray me it was again a French Defence game in which I had employed Tarrasch plan with white- probably in 2002 or 2003 but the notation is lost so unfortunately can’t show it.

I believe this game is instructional in the sense that: 1- It exemplifies the plan once more. 2- Underlines the importance of studying the classics 3- Shows what “chess knowledge” means and how we can apply it in practice.

Of course not everything is so simple against a Black player who knows the nuances of the position. Now we will see how Black can fight for equality in this endgame:

After seeing the previous examples one might consider the French endgame to be lost for Black. The truth is far from that. Black structure is nevertheless solid and there is no reason why he should lose. Even if White might have some positional advantages, usually by undermining the pawn center with f6 Black can achieve draw with correct play. In that case, when Black attacks the center with f6, the Tarrasch setup becomes less desirable as e5-pawn might be left as isolated or the center might be demolished altogether, in both cases e-file might be needed open for the rook. However even then the Tarrasch setup has its merits as we’ll see in this game. This is an example of modern chess between two of the strongest players in the world. In a game between such players of equal strength a simple straightforward plan such as Tarrasch employed can rarely be applied. However this doesn’t diminish the merits of knowing the Tarrasch setup. It can certainly be useful against our opponents as we have seen in my game against FM Ulker or the knowledge of this setup might help us finding the best deployment of our pieces.

Nimzowitsch Tarrasch Düellosu – I

1910-20’li yıllar hem satranç dergilerinin hem de satranç teorisi/felsefesinin altın çağıdır. Yeni filizlenmekte olan “hipermodern” ekol, klasik ekole savaş bayrağı açarken teorik tartışmalar hem dergi sayfalarında sürdürülür hem de tahta başındaki düellolarda taraflar birbirlerine fikirsel üstünlüklerini pratik başarılar yoluyla kanıtlamaya çalışır.

Bu düellolar arasında elbette en çok bilineni ve en önemlisi Nimzowitsch ve Tarrasch arasında olandır. Bu yazı dizisinde, Wiener Schachzeitung başta olmak üzere dönemin kaynaklarından bu ilginç ve eğlenceli tartışmayı takip etmeye çalışacağız.

Kaynak: Wiener Schachzeitung, 1908

Kavga ilk olarak Tarrasch’ın Berliner Lokalanzeiger’de incelediği Rubinstein-Nimzowitsch San Sebastian 1912 partisinin analizinde genç Rigalının oyununu yerden yere vurmasıyla başlar. Aynı turnuvada Fransız Savunması’nın 3.e5 İlerleme Varyantı’nda kaybettiği parti -bu hamleyi yanlış addetmesi nedeniyle- belli ki Dr. Tarrasch’ı sinirlendirmiştir ki 1904’te ilk defa oynadığı ve berabere kaldığı, Hamburg 1910’da da kaybettiği Nimzowitsch’e Doktor başından beri pek ısınamamıştır aslında, fikren kendinden emin ve sivri dilli bu iki devin iyi anlaşması da zaten beklenemezdi. Nimzowitsch Tarrasch’ın biraz dozu yüksek eleştirilerine Deutsches Wochenschach’ta açık bir mektupla cevap verir:

Dr. Tarrasch, Rubinstein-Nimzowitsch partisine dair Berliner Lokalanzeiger’deki yorumlarında Siyahın ikinci hamlesi için “Nimzowitsch’in çirkin açılış hamlelerine belirgin bir eğilimi var, neyse ki her zaman zevk sahibi bir tarzda oynayan Rubinstein tarafından burada tamamen çürütülüyor. Zira bu estetik olmayan oyun birincilik ödülüyle taçlansaydı bu bir skandal olurdu!” diye görüş bildiriyor. Yine aynı köşede siyahın 25. hamlesi için Dr. Tarrasch “Siyahın şu ana kadarki iğrenç oyununun en tutarlı devamı: alışılmadık büyüklükte bir eşeklik.” diye yazıyor. Bu eleştiri Bay Nimzowitsch’i aşağıdaki satırların yayınlanmasını rica etmek zorunda bırakıyor:

Aron Niemzowitsch
(e’yi sonradan soyadından atacaktır)
Kaynak: Wiener Schachzeitung, 1910

Ayın 12. gününde Lokalanzeiger’in satranç köşesinde Dr. Tarrasch, Rubinstein’a karşı oynadığım partimi -kamuoyu önünde oyun tarzımı aşağılamak için uygun bir araç olarak- yorumlarıyla birlikte yayınladı. Benim satranç anlayışımla kimsenin uyuşuyor olmasına gerek yok ama böylesi abartılı ve çarpık bir eleştiri en enerjik bir karşılığı gerektiriyor. Oyun tarzıma yönelik “çirkin”, “iğrenç” gibi tabirler ve bilinç kaybına yol açan bir öfke nöbetinin buna benzer diğer semptomları örnek olmak isteyen bir yorumcuya yakışmıyor. Ayrıca burada sanki Dr. T. benden 3. e4-e5 varyantındaki teorik fiyaskosunun intikamını almak istiyor gibi bir düşünce akla geliyor. Şüphesiz Hanham gibi bir açılışı böyle sert bir şekilde yerin dibine sokmak istemek gülünç. Rubinstein’a karşı olan oyunum birinciliğin şanı ve 2500 Frank için belirleyici olacaktı. Anlaşılır bir heyecanla kendi kuvvetimin çok altında oynadım. Dr. Tarrasch bu husus hakkında susuyor ve kendisi için karakteristik bir şekilde oyun tarzım hakkında -bilen herkesi öfkelendirmesi gereken- bir yargıya varıyor. Ayrıca “çirkin” Hanham Varyantı’nın doğruluğunu Dr. Tarrasch’a karşı ad oculos göstermeye hazırım, tıpkı tartışmalı e4-e5 varyantının doğruluğunu gösterme zevkine eriştiğim gibi. Bahsi Dr. Tarrasch belirleyebilir, ben siyah taşları alacağım, önceden kararlaştırılmış sayıda parti oynayacağız ve…haklı olan taraf kazanacak.

“Deutsches Wochenschach”, 28 Nisan 1912

Tarrasch bu düelloya daveti yanıtsız bırakır. Praeceptor Germaniae, Baltık diyarından bir gençle yüz göz olmaya niyetli değildir, üstelik aralarındaki skor da Nimzowitsch’in lehinedir dolayısıyla yapılacak bir maç riskler barındırmaktadır. İkili arasındaki esas çekişme ise bir sonraki sene gerçekleşecektir.

Kaynak: Wiener Schachzeitung 1912


Tarafların neden bahsettiğini daha iyi anlamak adına son olarak San Sebastian 1912’den Rubinstein – Nimzowitsch ve Nimzowitsch – Tarrasch partilerine bakalım.





Gölge Teorisi ve Alekhine’in Gizemli Ölümü

“Tuhaf ama gerçek; çünkü hakikat tuhaftır her zaman;

Kurgudan da tuhaf; eğer anlatılabilseydi,

Romanlar bundan ne kazançlı çıkardı!”

Lord Byron (“Don Juan”)

Byron eğer günümüzde yaşasaydı yine böyle yazar mıydı? Emin değilim. Artık hakikat diye bir şeyin varlığından söz etmek mümkün değil, farklı kurgulardan bahsedebiliyoruz sadece. Zira dilin, zihnimizin veya nesnel dünyayı algıladığımız duyularımızın bize esasen bir kurgu yahut hakikatin çarpıtılmış bir temsilini sunduğunu zaten Antik Yunan’dan beri biliyorduk ama bunu gerçek anlamda içselleştirip toplumsal hayatı düzenleyen bir ilke olarak kullanmaya başlamamız ancak yakın zamanlarda oldu. Hakikatin tuhaflığı da aslında bundan ileri geliyor, ifade edemememiz ve hiçbir zaman bütünüyle kavrayamamamız ona mistik karakterini kazandırıyor. Böylece kurgu hakikatin yerini alırken, hakikat adeta gnostik bir yerde konumlanıyor ve giderek kurmaca bir karakter kazanıyor.

İtalyan yazar Paolo Maurensig’in Teoria della ombre (“Gölge Teorisi”) adlı romanı da işte bu hakikat-kurgu ikiliğinde gidip gelen ve Byron’ın asla ulaşılması mümkün olmayan hedefine olabildiğince erişmeye çalışan bir eser. Maurensig, dördüncü dünya şampiyonu Alexander Alekhine’in Portekiz’deki son günlerini ve gizemli ölümünü titiz bir araştırmayla hakikate yakınsayarak anlatmaya çalışıyor, öyle ki romanı yer yer bir Alekhine biyografisi şeklinde okumak da mümkün. Örneğin romanda Alekhine’in Nimzowitsch’e yönelttiği eleştiriler hemen hemen birebir olarak Alekhine’in Pariser Zeitung’ta çıkan “Yahudi ve Aryan Satrancı Üzerine” başlıklı haklı olarak kötü bir şöhrete sahip makalesinden alıntılanmış. Saemisch’in Hans Frank ile dostane ilişkilere sahip Alekhine’in Przepiorka’nın katlini engellemediği yönündeki suçlaması, romanda Alekhine’in otele gelen kadın gazeteciye verdiği röportajda eski eşleri Barones Anna von Severgin, Anneliese Ruegg, Nadejda Fabritskaya ve tabii Tokyo’da verdiği bir simultanede tanıştığı son eşi Grace Wishaar ile ilgili anlattıkları vb. birçok ayrıntı da biyografik veya belgesel kaynaklara dayanıyor.

“Gölge Teorisi” 2015 tarihli orijinal baskısı. İngilizce çevirisi “Theory of Shadows” olarak mevcut, Türkçe çevirisiyse maalesef henüz yok

Maurensig’in bu çabası elbette takdire şayan ve romanı satrançseverler için daha da ilgi çekici kılıyor zira satrancı konu alan roman veya filmlerde yapılan hataların ne kadar gözümüze battığı malum. Ancak şahsen büyük tarihsel romanlarda bu noktada ince bir dengenin olduğunu düşünüyorum, yazarın yaptığı araştırma okurun gözüne batmamalı ve kurgunun önüne geçmemeli. Julian Barnes’ın Şostakoviç’i konu alan The Noise of Our Time’ında da düştüğünü gözlemlediğim bir hatayı yapıyor Maurensig, araştırmasını bize aktarmada fazla aceleci ve bilgiç davranıyor. Bu açıdan eserin iyi bir roman olmayı kıl payı ıskaladığını söyleyebilirim ama bu yine de Alekhine’in partileri ile büyümüş bir satrançsever olarak romandan fazlasıyla zevk almamı engellemedi elbette ve biraz yüzeysel bir bilgiye sahip olduğum şampiyonun gizemli ölümüne dair beni daha fazla okumaya sevk etmesi açısından Maurensig’e kesinlikle bir teşekkür borçluyum.

İkinci Dünya Savaşı ve Sonrasında Alekhine

Alekhine’in Avrupa’nın batı ucunda, Atlantik kıyısındaki Estoril’deki günlerini anlayabilmek için şampiyonun İkinci Dünya Savaşı yıllarını bilmek gerekir. Savaş başladığında Buenos Aires’te 1939 Satranç Olimpiyatı’nda -Fransa adına- oynayan şampiyon, Albert Becker’in aktardığına göre Olimpiyat boyunca Almanlara karşı düşmanca bir tutum sergilemiş hatta Almanya’nın birincilik mücadelesindeki rakipleri Polonya ve Arjantin karşısında bilerek oynamamıştır. Birçok oyuncunun aksine savaşa rağmen Ocak 1940’ta Avrupa’ya geri dönen Alekhine’i, Lizbon’da geçirdiği kısa bir sürenin ardından Fransız ordusunda astsubay olarak görürüz. Rusça, Fransızca, Almanca ve İngilizce bilmesi nedeniyle istihbaratta tercüman olarak değerlendirilen Alekhine, Haziran ayında Fransa’nın işgali sonrasında Lizbon’a ve oradan da Amerika’ya gitmek amacıyla Marsilya’ya geçer. Fransa’dan çıkışına izin verilmemesi nedeniyle özel bir pasaport edinmek için uğraşan şampiyon bunda başarısız olunca mecburen işgal altındaki Paris’e geri döner, yurtdışına çıkış izni için bir sene bekleyecektir. Bu arada eşi Grace Wishaar’ın şatosuna Naziler el koyar ve Alekhine büyük olasılıkla hem Yahudi kökenleri olan ve çıkış izni alamayan Amerikalı eşi Grace Wishaar’ı hem de gayrimenkullerini korumak adına Vichy Hükümeti ve Nazilerle iş birliğine gitmek zorunda kalır.

Alekhine ve kendisinden 16 yaş büyük son eşi Grace Wishaar (1876-1956)

Mart 1941’de Pariser Zeitung’ta “Yahudi ve Aryan Satrancı” başlıklı altı bölümlük bir makalesinin yayınlanması aslında Alekhine için sonun başlangıcıdır. Bu makalelerde korkunç bir antisemitizm ile Nimzowitsch başta olmak üzere Yahudi satranççılara ve onlara atfedilen savunmayı önceleyen, risk almayı sevmeyen satranç anlayışına -Nimzowitsch’in profilaksi veya yoğun koruma kavramları başta olmak üzere- saldırılmaktadır. Makaleler satranç dünyasında ve genel kamuoyunda bir şok etkisi yaratır ve Alekhine’in bir işbirlikçi olarak damgalanmasına yol açar.

Pariser Zeitung, 23 Mart 1941

Kaynak: Dominique Thimognier  (Fondettes, Fransa)
https://www.chesshistory.com/winter/extra/alekhine.html

Nihayet Nisan 1941’de, herhalde bir ödül olarak, savaşta tarafsız kalmayı seçen Salazar diktasının hüküm sürdüğü Portekiz’e -kendisini okyanusun öte yakasına götürebilecek bir transatlantiğe binebileceği Lizbon’a- gidebilir. Fakat ABD’ye vize almayı büyük ihtimalle yayınlanan makaleleri yüzünden başaramaz ve 1927’den beri yokuşa sürdüğü ancak artık Avrupa’dan tek kaçış umudu olan Capablanca ile bir rövanş maçı için sürdürdüğü görüşmeler de sonuçsuz kalır. Kaçış planları suya düşen şampiyon, Reich’ın satranç organizatörü Ehrhardt Post’un davetiyle Nazi turnuvalarında oynamaya başlar.

Deutsche Schachzeitung Kasım 1941 sayısından
(Edward Winter’dan naklen: https://www.chesshistory.com/winter/extra/frank.html)

1941-43 arasında Salzburg, Prag, Krakow, Münih, Varşova gibi Üçüncü Reich topraklarındaki şehirlerde Keres, Bogolyubov, Schmidt, Junge, Stoltz gibi ustalarla birlikte turnuvalar oynayan – çoğunu da kazandığını ekleyelim- ve bu arada Polonya Genel Hükümeti’nin başındaki Hans Frank ile dostane ilişkiler geliştiren Alekhine, 1943’te İspanyolların davetiyle Madrid’e gider. İspanya’da da turnuvalara katılmaya devam eder ama oyun seviyesinde bir düşüş göze çarpmaktadır. Bu arada sonradan büyükusta olacak genç Pomar’a dersler verir ve onun için özel bir kitap bile yazar.

Mayıs 1945’te savaşın Müttefikler lehine sona ermesiyle Alekhine, tıpkı 1917’den sonra olduğu gibi kendini bir kez daha yanlış tarafta bulur, Nazi işbirlikçisi yaftası peşini bırakmayacaktır. Temmuz 1945’te Gijon’da Antonio Rico’ya, Eylül’de Caceres’te oynanan turnuvada Portekiz şampiyonu Francisco Lupi’ye geçilir. Aralarındaki oyunu kazanan Lupi, bu turnuva zaferini “acı bir hatıra” olarak niteleyecektir, zira Alekhine’in içinde bulunduğu depresyon ve aralarındaki oyunda adeta intihar edercesine oynaması genç Portekizliyi üzmüştür. Francisco Lupi, aynı zamanda Alekhine’in son günlerindeki tek dostudur.

Nazilerle olan geçmişi nedeniyle persona non grata haline gelen Alekhine için İspanya’daki durum hem politik hem de finansal olarak kötüleşmektedir ve şampiyon Caceres’teki turnuvadan biraz sonra tekrar Portekiz’e gelir, Lizbon yakınındaki turistik bir belde olan Estoril’e yerleşir. Kış nedeniyle oteller boştur ve personel sayısı azaltılmış Hotel do Parque’ta adeta yapayalnızdır. Fransa’daki eşi Grace ile arası açılmış ve cebinde hiç parası kalmamıştır, Lupi’nin yardımlarıyla geçinmektedir. Tam bir psikolojik çöküntü içindedir, üstelik tüm hayatı boyunca kendini bırakmayan alkol alışkanlığı da artarak devam etmektedir.

Savaşta alınan zaferi kutlamak adına düzenlenen Londra’daki turnuvaya -Steiner kazanacaktır- aldığı davet onu önce sevindirir ancak daha sonra Nazilerle olan geçmişi nedeniyle organizatörün daveti iptal etmesi şampiyonun morali üzerine yıkıcı bir etki yapar. Yine de son anda bir ümit ışığı görünür: Botvinnik ile İngiltere’de oynanacak bir unvan maçı!

Alekhine’in 43 numaralı odasında hayatını kaybettiği Hotel do Parque. Bugün Estoril’e giderseniz görmeniz mümkün değil, ancak fotoğrafta hemen yanında görülen Hotel Palacio halen hizmet veriyor

1939’da da unvan maçı görüşmelerinde bulunduğu Mihail Botvinnik federasyonu aracılığıyla bir unvan maçı talep etmektedir, Mart ayı başında Britanya Satranç Federasyonu’ndan gelen bir telgraf ile Alekhine bilgilendirilir. Depresif ruh halinden çıkan şampiyon hemen hazırlıklara başlar. Ancak 5 Mart’ta Churchill’in “demir perde” terimini siyasi literatüre sokan ve Sovyetler ile uydu devletlerini düşman ilan eden konuşmasından sonra şampiyon maçın gerçekleşmeyeceği düşüncesine kapılır. Buna karşın 23 Mart’ta Britanya Satranç Federasyonu İngiltere’de oynanacak bir unvan maçına sponsor olmayı kabul eder ve Alekhine’e telgraf gönderir. Fakat şampiyon daha telgrafı alamadan 24 Mart sabahı odasında ölü bulunur. Yapılan otopside ölüm nedeni gırtlağına takılan bir et parçası nedeniyle boğulma olarak belirlenir. Naaşı 23 gün sonra geçici olarak Portekizli bir satranççının mezarına defnedilir fakat günümüzdeki istirahatgahı olan Paris’teki Montparnasse Mezarlığı’na nakli için 1956’yı beklemek gerekecektir.

Şüpheli Ölüm ve Komplo Teorileri

Alekhine’in 1939’dan ölümüne dek olan hayat hikayesinin kısa özetinden sonra herhalde niye ölümüne dair komplo teorilerinin çıkabileceği anlaşılır. Zira birçok ülkede, özellikle de Fransa’da, Naziler ile iş birliği yapanlar ortadan kaldırılmaktadır ve Alekhine’in Pariser Zeitung’ta antisemitik makaleler kaleme alan ve Hans Frank, Goebbels gibi en üst düzeydeki isimlerle bir arada bulunmuş biri olarak intikam listelerine girmiş olması gayet muhtemel. Ayrıca Botvinnik ile yapacağı unvan maçının kesinleşmesinden hemen sonra ölü bulunması da şüpheli bir tesadüf olarak nitelendirilebilir. Sadece bu kadarla kalsa komplo teorilerine gülüp geçebilirdik ancak otopside yapılan maddi hatalar, kimi çelişkili ifadeler, Portekiz Gizli Servisi PIDE (Polícia Internacional e de Defesa do Estado : Uluslararası ve Devlet Güvenlik Polisi) de işin içine girince karşımıza iyi bir polisiyeyi aratmayacak kadar gizem çıkıyor.

Alekhine’in ölümüne dair en kapsamlı kaynak

Alekhine’in ölümüne dair başlıca araştırma Portekizli bir sanat tarihçisi ve satrançsever olan Dagoberto Markl’a ait. Markl’ın 2001 tarihli Xeque-Mate no Estoril (Estoril’de Şah Mat)adlı kapsamlı çalışmasına erişmem mümkün olmadı ancak COVID-19 salgınının ardından mutlaka Portekizli bir arkadaş vasıtasıyla edineceğim. Şimdilik Edward Winter ve Kanadalı büyükusta Spraggett’in blogunda aktardıklarıyla yetinmek zorundayım.

Komplo teorilerinin başlangıcı esasen Portekizli gazeteci Artur Portela’nın 15 Nisan 1946 tarihinde Diario de Lisboa gazetesinde yayınlanan O segredo do Quarto 43; A morte misteriosa de Alexandre Alekhine (43 Numaralı Odanın Sırrı: Alexandre Alekhine’in Gizemli Ölümü) başlıklı makalesine dayanıyor. Bir dizi ilginç noktaya değinen Portela, 22 Mart gecesi Alekhine, Francisco Lupi ve bir başka Portekizli satranççı olan Jose da Costa Moreira’nın Lizbon’da bir bara gittiğini ve -öldüğünde üzerinde olanla aynı olması muhtemel- paltosunu burada kaybettiğinden bahsediyor. Burada Portela’ya göre gizemli bir şekilde kaybolan ve sonra tekrar ortaya çıkan palto kadar ilginç bir başka detay Moreira zira Francisco Lupi, Ekim 1946’da Avustralya dergisi Chess World’e yazdığı yazıda üçüncü bir kişinin varlığından bahsetmiyor. Bu basit bir unutkanlık veya bahsetmeye gerek duyulmayan bir ayrıntı olarak pekâlâ açıklanabilir ama Spraggett’e göre Moreira’nın aynı zamanda PIDE üyesi olduğu dikkate alınınca şüpheli bir nitelik kazandığı kesin.

Portela’nın Diario de Lisboa’nın ön sayfasında çıkan makalesi

Portela yazısında başka dikkat çekici noktalardan da bahsediyor. Otelin Alekhine’in odasındaki mobilyaların hepsini dışarı çıkardıktan sonra odanın numarasını değiştirmesi veya Alekhine’in ilk büyük başarısı St. Petersburg 1909’daki şampiyonluğunun ardından Çar II. Nikolay’ın hediye ettiği ve Estoril’e kadar bir uğur olarak yanında taşıdığı Sevr vazosunun odada kırılmış bir halde bulunması gibi -başka kaynaklar,tanıklar ve ölümünden sonra çekilen fotoğraflarca doğrulanmayan- ayrıntılar Portela’nın üstü kapalı olarak ima ettiğine göre üzeri örtülmeye çalışılan bir cinayete işaret ediyor.

Ölümünden sonra çekilen fotoğraflar ve yapılan otopside de Spraggett’in büyük ihtimalle Markl’a dayanarak işaret ettiği ilginç hususlar söz konusu. Alekhine’in önünde bir satranç tahtası ve tabaklar olmak üzere başı yana eğik oturur vaziyetteki meşhur ölüm fotoğrafını çeken Luis Lupi, Associated Press Portekiz için çalışmakla beraber aynı zamanda Francisco Lupi’nin üvey babası ve bir PIDE üyesi! Üstelik fotoğrafta en az bir adet manipülasyon olması kuvvetle muhtemel görünüyor. Francisco Lupi’nin -Spraggett’in Portekizli satranççı Rui Nascimento’dan naklettiği şekliyle- Rui Nascimento’ya itiraf ettiği gibi eğer satranç tahtası fotoğraf için yerleştirilmişse Lupi’nin fotoğraf için daha neleri değiştirmiş olabileceği gibi bir soru akla geliyor. Tabii fotoğrafta -kırık veya değil- Sevr vazosunun yokluğu da tıpkı Alekhine’in üzerindeki palto gibi dikkat çekiyor. Belki vazo kırılmış ve temizlenmiş olabilir ama Mart ayı sonunda Estoril’de -ki ortalama sıcaklık 20 derece civarı- odada paltosunu çıkarmadan oturuyor olması şüphe uyandıran ve Alekhine’in dışarıda tabancayla vurularak öldürüldükten sonra otele taşındığı ve paltosunun giydirildiği şeklindeki komplo teorisine dayanak sağlayan önemli bir ayrıntı.

Mayıs 1946 CHESS dergisinde yayınlanan Alekhine’in ölüm fotoğrafı
Kaynak: Edward Winter, “Alekhine’s Death

Son olarak Dr. Asdrubal d’Aguiar ve ona yardımcı olan Dr Antonio J. Ferreira’nın 27 Mart’ta yaptığı otopside de bazı karanlık noktalar var. Spraggett’in de belirttiği gibi kronik gastrit, asteriyoskleroz ve duodenit izlerinin not edildiği raporda alkol bağımlılığı nedeniyle yıpranmış ve hatta 1945’te Gijon’da muayene olduğu doktorun aşırı bir büyüme tespit ettiği Alekhine’in karaciğerinden bahsedilmemesi enteresan. Daha da hayret verici olan ise Dr Antonio J. Ferreira’nın aslında bir veteriner olması! Üstelik olaydaki birçok karakter gibi PIDE’ye mensup, bu da veteriner doktorun otopside aslında bir PIDE görevlisi olarak bulunduğunu düşündürüyor. Ferreira’nın daha sonra arkadaş arasında Alekhine’in aslında bir cinayete kurban gittiğini itiraf ettiği gibi bir söylentinin var olduğunu da ekleyelim.

Peki eğer Alekhine bir cinayete kurban gittiyse kim şampiyonu öldürtmüş olabilir? Birçoklarına göre Botvinnik ile unvan maçının kesinleşmesinin hemen ardından olayın gerçekleşmesi emrin Sovyetlerden geldiğine işaret ediyor zira Sovyet bürokrasisi içerisinde -bir hain ve Nazi işbirlikçişi olan, anti-Sovyet beyanatları 1920’lerden beri bilinen- Alekhine ile yapılacak bir unvan maçına karşı olanların -Boris Veinstein başta olmak üzere- olduğunu biliyoruz. Öte yandan Naziler ile işbirliği yapanları savaş sonrası ortadan kaldıran Fransız direnişinin bunu yapmış olabileceği gibi bir teori de var, eğer Alekhine unvan maçı için İngiltere’ye gidecek olursa işleri zorlaşacağı için ellerini çabuk tutmak zorunda hissetmiş olabilirler. Son olarak Portekiz’deki Salazar rejiminin Alekhine’i öldürtmek için herhangi bir motivasyonu yoksa da olayın üzerini örtüp uluslararası bir skandala yol açmamak isteyeceklerini düşünmek de pekâlâ akla yatkın görünüyor.

Otopsinin belirttiği gibi gırtlağa takılan bir et parçasının yol açtığı bir kaza mı yoksa bir cinayet mi? Belki de bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Eco’nun Foucault Sarkacı’nda ustaca anlattığı gibi aslında çoğu zaman olayların basit ve komplo teorilerine ihtiyaç duymayan açıklamaları vardır ama bu bizi gerçeğin çölüne göre oldukça renkli görünen kurguların çekiciliğine kapılmaktan alıkoymaz. Ama yine de çoğu zaman hakikat ve kurgunun birbirine karıştığını da unutmayalım, hele de Platon’un mağarasındakiler gibi gölgeleri hakikat zannediyorsak. Başka türlüsü kusursuz bir simülasyona öykünen renksiz bir dünya olurdu, bizim hermeneutik dünyamızda ise bazen bir roman kuru bir araştırmaya göre hakikati anlamada bize daha fazla yol gösterebilir.

Faydalanılan Kaynaklar

Kevin Spraggett’in konuyla ilgili iki bölümlük yazısının mutlaka okunması gerekiyor:
1. Bölüm: http://www.spraggettonchess.com/part-1-alekhines-death/
2.Bölüm: http://www.spraggettonchess.com/part-2-alekhines-death/

Satranç tarihçisi Edward Winter’ın “Alekhine’s Death” başlıklı makalesi de iyi bir kaynak taraması içeriyor:
https://www.chesshistory.com/winter/extra/alekhine3.html

Yine Winter’ın “Was Alekhine a Nazi?” başlıklı yazısına göz atmak da faydalı olacaktır:
https://www.chesshistory.com/winter/extra/alekhine.html

Müller & Pawelczak (1953), Schachgenie Aljechin: Mensch Und Werk, Verlag Das Schach-Archiv

Moran P. (1972), Agonia de un Genio: A. Alekhine

Portela’nın makalesi için 15 Nisan 1946 tarihli Diario de Lisboa gazetesi

Teichmann’ın Zaferi

Richard Teichmann (1868-1925), 1890’lı yıllarda başlayan kariyerinde hemen her zaman dünyanın en iyi oyuncularından biriydi. 1921 gibi bir tarihte, 53 yaşında ve savaş nedeniyle uzun bir süre oynamamışken Alekhine ile yaptıkları altı partilik maçın berabere sonuçlanması oyun kuvveti hakkında bir fikir verir.

Genellikle turnuvaları beşinci tamamladığı için V. Richard diye bilinen Teichmann’ın Sternstundesi(yıldızının parladığı an) Karlsbad 1911’di. Şampiyon Lasker ve aynı senenin Mart ayında San Sebastian’da kazandığı zaferle tüm satranç camiasını şaşırtan Capablanca haricinde dünyanın en iyi oyuncularının oynadığı 25 turluk turnuvayı, hem güzel hücum partileri hem de harika pozisyonel oyunlar oynayarak Rubinstein ve Schlechter’in önünde birinci tamamlayan Richard Teichmann olur. Satrancın Esasları’nı okuyanlar, 1913 Capablanca-Teichmann Maçı’nın ikinci partisini hatırlayacaktır ve elbette aklımda kaldığı kadarıyla Capablanca’nın şu sözlerini de: “Bu oyunsonu dünyanın en iyi oyuncularından birine karşı oynanmış olması nedeniyle önemlidir.” Gerçekten de hakkı fazla teslim edilmese de yirminci yüzyılın ilk çeyreğine damga vurmayı başarmış en önemli oyunculardan biridir Teichmann ve onu yenmek herkes gibi Capablanca için de bir gurur kaynağıdır.

Genç yaşta sağ gözünü kaybeden ve bu gözüne taktığı bantla bir korsan gibi görünen Teichmann’ı, sözü daha fazla uzatmadan Lasker’den dinleyelim isterseniz. Günümüzde Carlsen’in mesela Aronyan’ın bir zaferi ardından böyle bir yazı kaleme aldığını düşünebiliyor musunuz?

Teichmann’ın Zaferi

Karlsbad Satranç Turnuvası’nın Bitimine Dair

Dr. Emanuel Lasker (“Berliner Zeitung am Mittag)

Karlsbad’taki turnuva Teichmann’ın zaferiyle sona erdi. Satranç dünyası buna sevinecek. Uzmanlar, Alman savaşçının oyun tarzının üstün niteliklerini biliyordu ve neden kamuoyunun bu özelliklerine hak ettiği değeri vermediğini kendilerine soruyorlardı. Şimdi bu sansasyonel başarısı ona her zaman inanan kanaat sahiplerini sevindirecek ve bir yetenekten kendisini somut bir eylemle göstermesini talep eden kamuoyunun teveccühünü kazanacak.

Teichmann’ın artık “birinci sınıf” diye tabir edilen sınıfa yükseldiği su götürmez. Muvaffakiyeti tesadüfi değildi. Turnuva başarısı, kılı kırk yaran bir eleştirmenin bile tüm çabalarına karşın dokunamayacağı bir uzaklıkta duruyor. 25 partiden yalnız ikisini kaybetmekle kalmadı, sıralamada ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci sırayı elde eden en sert rakiplerini de yendi. Burn’e kaybettiği partide faniliğinin bedelini ödedi. Sinirleri bir defalığına mahsus herhangi bir zayıf noktada fazla gerildi ve muhakemesi bir gün için alışıldık keskinliğini kaybetti. Onun dışında zafere ulaşana kadar beş hafta boyunca azalmayan bir yetkinlikle mücadele etti.

Teichmann aşağı yukarı benimle aynı zamanda tanınmış satranççıların arenasına adım attı. 1890’lı yılların başında ben genç bir öğrenci olarak o zaman satranççıların “Dorado”su olan İngiltere’ye gittim, Teichmann da birkaç ay sonra beni takip etti. Her zaman birbirimizle dostça münasebette bulunduk. Bir defasında bir kapıdan kimin önce geçeceği konusunda hangimizin daha büyük olduğunu bilmediğimizden karar verememiştik. İkimiz de tam olarak aynı günde doğduk. Teichmann için takdirle denilebilir ki hiçbir zaman bir sanatçı kıskançlığı duymamıştır. Her zaman meslektaşlarına karşı düşünceli olmuştur. Örneğin kendisini üstün gören ihtiyar İngiliz savaşçı Blackburne’ün sahip olduğu gibi bir üstünlük iddiasında hiçbir zaman bulunmamış, aslında layık da olsa hiçbir zaman kendini bir yere koymamıştır. “Dirsek enerjisi”nden yoksundur. Kendisini betimlemek gerekirse: Eski Fransızca ve Eski İngilizcenin yanı sıra yarım düzine daha modern dil bilen ve müzik, felsefe ve diğer konular hakkında mükemmel bir şekilde tartışabileceğiniz eğitimli bir insandır, bir yandan da bir köylü gibi biraz kaba saba bir yanı da vardır.

Tam bir gezgindir, ataları belki de Hengist ve Horsa’nın orduları için topladığı o huzursuz insanlardan olan bir Saksondur. Stili herkesin ulaşmaya çalışıp sadece seçkin bir zümrenin sahip olduğu bir nesnelliğe sahiptir. Kaybetse bile, uygulamadaki ayrıntılarda yanlışlık vardır ancak bir satranç ustasının sahip olduğu en önemli şey, iyi ve kötüyü değerlendirme ve muhakeme yeteneği, nadiren yolunu şaşırır.

Vidmar’ın yazdığı turnuva kitabından final tablosu

Turnuvada ikinci ve üçüncü sırayı Rubinstein ve Schlechter aldı. Schlechter iyi bir seriyle başlamıştı ama turnuvanın ortasına, 15. tura, gelindiğinde, mümkün olan puanların ancak yarısını toplayabilmişti. Turnuvayı yüksek bir yerde bitirmesini sonlara doğru olan çabasına borçlu. 15 aydır her ciddi maç ve turnuva fırsatını değerlendirdiği için biraz orijinalliğini yitirmiş. Aşırı kullanılan beynin intikamı. İyi şeyler zaman ister. Sahneyi bir süreliğine diğer aktörlere bırakırsa akıllılık eder.

Rubinstein için bu sene şanslı bir sene değil. San Sebastian’da hak ettiği birincilik elinden kaçtı ve Karlsbad’ta çoğu zaman kendi kuvvetinin altında oynadı. Hakkında verilecek yargı kesin değil, bu da halen genç bir usta için açıklanabilir. Ancak kesin olan bir şey var, o da oyunlarının derin bir çekiciliğe sahip olduğu. En küçük üstünlüğü bile kullanmayı bilme sanatında eşsiz ve konumlarını oluşturmada estetik bir anlayış kendini dışa vuruyor. Rotlewi’de yeni bir Janowski doğmuş gibi görünüyor. Aynı zafere olan inanç, ileriye atılmada aynı cesaret ve sağlam direnç karşısında aynı başarısızlık. Genç Rus, bu yanlışından büyük ihtimalle gitmek istediği Amerika Birleşik Devletleri’nde kurtulacak çünkü Amerikanlaşan Avrupalılarda enerji bir ateş gibi alevleniyor.

Not:
“Dirsek enerjisi”: Bununla sanırım Lasker, mecazi olarak Teichmann’ın kavgacı bir tutumu olmadığını anlatmak istiyor.

Son olarak Teichmann’ın Karlsbad 1911’de en yakın rakiplerini aynı varyantta -ki kendi adını taşımaktadır- yendiği partilere göz atalım. İspanyol Açılışı’nı oynayan oyuncuların mutlaka bilmesi gereken -özellikle de günümüzde yeniden moda olan 6.d3 gibi varyantları oynuyorsa- bu iki klasik partide yüksek bir tekniğe sahip Teichmann’ı aynı zamanda iyi bir hücum oyuncusu olarak da görüyoruz:

Schlechter’i yendiği parti ise aynı zamanda güzellik ödülü almıştı:

Mannheim’da Bir Osmanlı: Bohor Hallegua

Temmuz 1914’te Mannheim’da 19. Alman Satranç Kongresi kapsamında oynanan Ustalar Turnuvası satranç tarihinde aniden patlak veren savaş yüzünden yarıda kesilmesi nedeniyle özel bir yere sahiptir. Düşman ülke vatandaşları olarak -turnuva yarıda kesildiğinde turnuvayı ilk sırada götürdüğü için birinci ilan edilen- Alekhine başta olmak üzere Bogolyubov ve Romanovski gibi tanınmış oyuncuların da aralarında olduğu toplam 11 Rus oyuncunun Almanya’da enterne edilmesi ve daha sonraki maceraları başlı başına bir kitap konusu olabilir ve hatta yakın zamanda olmuştur da. (Bkz: Gillam A.J. Mannheim 1914 and the Interned Russians, The Chess Player. 2014) Ancak Mannheim 1914’ün özellikle bizleri ilgilendiren bir başka hikayesi var ki o da en az Alekhine’in Almanya’dan Rusya’ya dönüş öyküsü kadar enteresan.

19. Alman Satranç Kongresi kapsamında düzenlenen tek turnuva Ustalar Turnuvası değildir, bunun yanı sıra Hauptturnier – A (Ana turnuva-A), Hauptturnier – B (Ana turnuva-B) ve sadece Alman Satranç Birliği üyelerine açık Nebenturniere (Yan turnuvalar) da vardır. Özellikle birinci olanın Alman Satranç Birliği nazarında usta kategorisine yükseleceği -ve dolayısıyla ustalara açık üst kategoride oynayabilecek hale geleceği-Hauptturnier-A’da ünlü isimleri görmek mümkündür: Ilya Rabinoviç, Carl Ahues, Fedor Bohatırçuk, Lajos Asztalos, Aleksey Selezniyov, Karel Opocensky…Fakat final sıralamasına baktığımızda en tepede, daha sonraki yıllarda belki en üst düzeyde olmasa da onun bir seviye altında yer alan tanınmış oyuncular olacak bu satranççıları değil, Wiener Schachzeitung’un tabiriyle: “Halegna, bir Türk”ü görürüz! Soyadı büyük olasılıkla Deutsche Schachzeitung tarafından yazıldığı şekliyle “Hallegua” olan satranççı, turnuva yarıda kesildiğinde 8/11 puanla Rabinoviç ve Tenner’in yarım puan önündedir ve bir tur eksik oynayan ve yarım puan daha az ancak daha iyi bir yüzdeye sahip Rabinoviç ile birlikte birinci ilan edilir.

Wiener Schachzeitung 1915 Mayıs-Haziran sayısından (Gecikmeli olarak turnuva sonuçları verilmiş)

Maalesef Bohor Hallegua’nın hayatına dair fazla bir bilgi mevcut değil, var olan bilgileri ise Alexander Bock’un Wikipedia’nın Almanca sürümüne yazdığı “Bohor Hallegua” makalesine borçluyuz. 1910 senesi civarında Paris’te bir lisede okuduğu ve 1914’te kendisinden “genç adam” olarak bahsedildiğini biliyoruz, dolayısıyla doğum tarihini 1890-1895 yılları arasına tarihlememiz mantıklı görünüyor. Bock’a göre soyadından yola çıkarak Selanik’teki Yahudi cemaatine mensup olması olası olan Hallegua, birçok Osmanlı eliti gibi kendisini devrin kültür başkenti Paris’te bulmuş olmalı. Lise yıllarında satrancı öğrenen Hallegua, daha sonra Quartier Latin’de bulunan bir satranç cemiyeti olan L’Académie Ludo ‘da düzenli olarak oynamaya başlar.

 Haziran 1912’de Eduard Lasker’i bir simultanede yenen Hallegua Ekim 1913’te ise bu sefer Capablanca’yı Kübalının L’échiquier satranç kulübünde verdiği simultanede yenmeyi başaran iki isimden biri olur ve Paris satranç çevrelerindeki şöhretini artırır. 1913-1914 yıllarında Janowski ve Marshall gibi devrin en iyi oyuncularından ikisiyle danışmalı partiler oynayan -ki bunlardan birinde Marshall’ın içinde olduğu trioyu partnerleriyle birlikte yenmeyi başaracaktır- Bohor Hallegua Şubat-Mart 1914’te meşhur Café de la Régence’ta oynanan on oyunculuk döner sistem bir turnuvayı 6/9 skoruyla Janowski’nin arkasında fakat Lazard gibi önemli isimlerin önünde ikinci tamamlamıştır. Mannheim’ın hemen öncesine 12-14 Temmuz tarihleri arasında L’échiquier’de düzenlenen üst düzey bir dörtlü turnuvada, Alekhine, Marshall ve geleceğin Fransa şampiyonu Muffang ile oynayan Hallegua üç partiyi de kaybederek son sırayı alır. Yine de böyle bir turnuvada oynaması bile onun oyun kuvvetine ve şöhretine bir işarettir.

Frédéric ve Gustave Lazard, Hallegua’nın da müdavimi olduğu Café de la Régence‘ta satranç oynuyor

Haziran ayında Mannheim’daki Hauptturnier-A’ya katılmak için başvuran ve kabul edilen Hallegua, 20 Temmuz’da başlayan turnuvada daha önce gördüğümüz gibi hiç de fena olmayan rakipler karşısında adeta fırtına gibi eser. Tek mağlubiyetini Tenner’e karşı alan satranççı, +6 =4 -1 skoruyla ilk 11 turu 8 puanla lider kapatmayı başarmıştır! Bohor Hallegua’nın oyun seviyesinin hiç de hafife alınmaması gerektiğini gösteren bir skor. Nitekim Hallegua’nın bu turnuvadan notasyonu bize ulaşan tek partisindeki rakibi Hollandalı Schelfhout, her ne kadar başarısını sürpriz olarak nitelese de, Hallegua’nın “sağlam ve güçlü konumsal oyununu” övmektedir.

Tabii 1 Ağustos’ta Almanya’nın seferberlik ilan etmesi ve Rusya’ya savaş açmasıyla turnuva yarıda kalınca daha önce bahsettiğimiz gibi genç Osmanlı Rabinoviç ile birlikte birinci ilan edilir ve böylece satranç kariyerinin en büyük başarısını elde etmiş olur! Ancak patlak veren savaş, Hallegua’nın sevincini kursağında bırakır zira artık Fransa Osmanlı İmparatorluğu -ve elbette Almanya- ile ayrı kamplardadır ve Fransa’ya geri dönmek bir Osmanlı için tehlikeli olabilir. 1915’e kadar Almanya’da kalan Hallegua -bu süre zarfında Humbert’e karşı bir yazışmalı parti oynamıştır- daha sonra Paris’e geri döner. Mayıs 1915’te Cercle Philidor satranç kulübünde danışmalı partiler oynarken gördüğümüz oyuncunun izine daha sonrasında Bock 1921’e dek rastlamamıştır, dolayısıyla bu arada ne yaptığını bilmiyoruz ancak satranç kulüplerinde oynamaya devam ettiği hemen hemen kesin. Zira Paris’teki Les échecs du Palais-Royal satranç kulübünün 15 Nisan 1921’de yayınladığı üye listesinde kendisini onur üyesi olarak görmekteyiz, üstelik adresi de mevcut: Rue de l’Abbé-de-L’Épée 5, 5. Arrondissement. Belki kendisini araştırmak isteyen meraklılar olursa bu bilgi faydalı olabilir.

Hallegua’ya dair Bock’un bulabildiği son referans ise Deutsche Schachzeitung’un Ekim 1926 sayısıdır. Fransız Savunması’nın Alekhine-Chatard Atak devamyoluna dair okur mektuplarından gelen tavsiyelerin belirtildiği sayfada Hallegua’nın da adı geçmektedir. Bu tarihten sonra ise Hallegua’nın izine maalesef rastlanamamıştır. Ancak herhalde satranç hummasının kendisinin peşini bırakmadığını varsaymak yanlış olmaz.

Satranç dışı hayatına dair hiçbir bilgimizin olmadığı ve hatta satrancına dair de elimize çok az malzeme kalan Bohor Hallegua halen araştırılmayı bekleyen bir kişiliktir. 17.yüzyıla kadar şatranjda en ileri ülkelerden biri olan Osmanlı İmparatorluğu satrancın Avrupa’daki evrimine -diğer birçok alanda olduğu gibi- ayak uyduramamış ve maalesef satrançta esamesi okunmayan bir ülke haline gelmişken Bohor Hallegua gibi bir ismin varlığı satranç tarihimiz açısından son derece büyük önem teşkil ediyor. Elbette lise yıllarından itibaren Fransa’da yaşayan ve satrancı da yine bu ülkede öğrenen Hallegua Fransız satranç camiasının bir ferdidir ancak 19.yüzyıl sonu imparatorluğun en kozmopolit kentinden çıkan Yahudi bir satranç oyuncusunun satranç tarihimize renk katacak keşfedilmeye değer bir hayatı olduğu da muhakkak. Selanik nüfus kayıtları yahut Paris’te yapılacak detaylı araştırmalar ile belki bir gün Mannheim’ın muzaffer Osmanlısının gizemli hayatı açıklığa kavuşur.

Son olarak Mannheim 1914’te Hallegua’nın Schelfhout’u yendiği partiye bakalım. Sizce de Capablanca’yı hatırlatan oldukça temiz bir galibiyet değil mi?

Referanslar

1. Seite „Bohor Hallegua“. In: Wikipedia, Die freie Enzyklopädie. Bearbeitungsstand: 17. Dezember 2019, 22:37 UTC. URL: https://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Bohor_Hallegua&oldid=194999454 (Abgerufen: 5. Mai 2020, 11:35 UTC)

Peru Ölümsüzü, Esteban Canal ve Kemal Paşa

İtalyan yazar Paolo Maurensig, Alekhine’in ölümüne dair romanı “Teoria delle ombre”ye (“Gölge Teorisi”) bir alıntıyla başlar:

“Eğer Alekhine, kitlesel imha silahlarının mucidi ve bu yüzden güç sahipleri tarafından korunan, Yahudilerden nefret eden bir Nazi bilimadamı olsaydı entelektüel ayak takımı korkakça susardı. Bunun yerine, kurban acı zehri son damlasına kadar içmek zorundaydı. Ölümü gibi her şeyin üstünde bir olay bile bayağı bir şekilde kirletildi. Ve biz korkaklar hislerimizi bastırdık, sessiz kaldık. Çünkü bizi, beyazları ve siyahları, Yahudiler ve Hristiyanları, kardeşçe birleştiren tek bir erdem var: korkaklık”

Savaş sonrası gösterilen ikiyüzlü tutumu özetleyen bu güzel sözler, İtalya’ya yerleştikten sonra 1923 senesinde Torino’da Alekhine’e karşı bir gösteri oyununda sergilediği oyun seviyesiyle Rus yıldızı etkileyen ve daha sonra Alekhine sayesinde turnuvalara davetler alan Perulu usta Esteban Canal’a ait. Özellikle 20’li ve 30’lu yıllardaki turnuvalarda sıklıkla ismine rastladığımız Canal’a ayrıca açılış teorisine yaptığı katkılardan da aşinayız elbette, İskoç Gambiti (1.e4 e5 2.Af3 Ac6 3.d4 exd4 4. Fc4 Af6 5.0-0 Axe4 6.Ke1 d5 7.Ac3!?), Kabul Edilmeyen Vezir Gambiti (1.d4 d5 2.c4 e6 3.Ac3 Af6 4. Fg5 c5 5. cxd5 Vb6!?), İtalyan Açılışı (1.e4 e5 2. Af3 Ac6 3.Fc4 Fc5 4. Ac3 Af6 5.d3 d6 6. Fg5 h6 7.Fxf6 Vxf6 8. Ad5 Vd8 9.c3 ve sonra 10.d4, Canal Atak) ve birkaç açılışta daha Canal’ın icat ettiği ve dolayısıyla onun ismiyle anılan ilginç varyantlar mevcut. Fakat herhalde Perulu-İtalyan ustanın kartviziti tam olarak kesin olmasa da büyük olasılıkla 1934’te bir simultanede oynadığı ve “Peru Ölümsüzü” olarak anılan şu minyatürdür:

Chessmetrics’e göre Canal’ın 1933-1934 yıllarında dünyanın sekiz numarası olduğunu da eklemek gerekiyor kuşkusuz. Önemli turnuva zaferleri arasında Budapeşte 1933, Reus 1936 ve Venedik 1953’ü sayabiliriz, 1926’da Meran’da Spielmann, Tartakower, Colle, Kostic, Yates, Przepiorka gibi isimlerin önünde açık ara liderken son üç turda yarım puan almasının ardından paylaşmak durumunda kaldığı ikincilik de üst seviye bir turnuvada alınmış olması nedeniyle değerli.

İkinciliği O’Kelly ile paylaştığı Venedik 1947 ise bizim açımızdan anlamlı zira aynı turnuvada genç Türkiye Cumhuriyeti’nin şampiyonu Selim Palavan’ı da görüyoruz, fakat bu başka bir yazının konusu, şimdilik Canal’ın bu turnuvada Palavan’ı yendiğini söylemek yeterli.

Esteban Canal (Reus 1936)
Kaynak: https://www.ajedrez365.com/2012/08/torneo-internacional-ajedrez-reus-1936-esteban-canal-campeon_24.html

Şaşırtıcı olan ise Canal’ın yolunun kesiştiği Türkiye’den tek isim Palavan değil! Sözü Yahudi olduğu için Üçüncü Reich’tan kaçarak Güney Afrika’ya yerleşmek zorunda kalan Alman satranççı Wolfgang Heidenfeld’e verelim:

“İtalyan satrancının büyük yaşlı adamı benim de davet edilmek talihine sahip olduğum Venedik 1953’ü kazanan aslen Perulu Esteban Canal’dır. Tüm satranççıların arasında en ilginç ve eğlenceli kişiliklerden biridir. Eski bir gezgin muhabir olarak altı veya yedi dili konuşan Canal, Kemal Paşa ve Abdülkerim Hattabi gibi VIPler ile olan hatıralarını titizlikle korumaktadır.”  (Chess Springbok: An Account of a South African Chess Player’s Experiences Overseas)

Öyle görünüyor ki Esteban Canal, 1920’ler veya 1930’larda büyük olasılıkla bir muhabir olarak geldiği ülkemizde Mustafa Kemal Atatürk ile görüşmüş! Heyecan verici bir hikâye. Ne yazık ki Zichichi’nin “Esteban Canal” biyografisine erişemedim, belki orada Canal’ın gazeteciliğine dair ayrıntılar mevcuttur ki bunlar da bizi gazete arşivlerine ve oradan da Canal’ın hazırlamış olabileceği Türkiye haberine götürebilir. Hemingway, Thomas Mann, Stefan Zweig gibi büyük yazarlarla tanışan, anarşizme sempati duyan bir entelektüel olarak Canal’ın Mustafa Kemal hakkındaki izlenimlerini okumak çok ilginç olabilirdi.

Son olarak Esteban Canal’ın satranç anlayışına dair bir anekdotla yazıyı noktalayalım:

“Bir seferinde bir arkadaşı Canal’dan satranç stilini tanımlamasını istemişti. Canal, ‘Bak Cordara’ dedi, ‘Ben satranç oynadığımda kendimi pencereden aşağı atarım ve ancak oyunun sonunda dört ayak üstüne düşüp düşmediğimi anlarım.”

Yararlanılan Kaynaklar:

https://en.wikipedia.org/wiki/Esteban_Canal
http://tartajubow.blogspot.com/2018/03/who-was-esteban-canal.html
https://antoniogude.com/esteban-canal